12 Ağustos 2013 Pazartesi

BİSİKLETLE 360 DERECE İZNİK GÖLÜ

 
    Bisikletle İznik Gölü'nü dönme fikrinin bizim için 4-5 yıllık bir hikayesi vardır. Ha bugün ha yarın derken belki de o zamanlar çok da gönülden istemediğimizden ya da başka projeler öncelik kazandığından bir türlü gerçekleştirememiştik.   
      Sonunda bu bayram tatilini artık bu projeyi bitirmek için bir fırsat görüp yine yaklaşık 3-4 ay öncesinden, grubumuz Trek-Beşbin'de bisikletle ilgilenen bazı arkadaşlarla paylaşmıştık.  Aslında ilgilenenler çıkmış olsa da gelen yaz mevsiminin başka çekici planları sebebiyle arkadaşlarla bağlantı kuramamış bunun üzerine Ayhan ve ben son olarak otel ayarlamamızı da yapıp Şeker Bayramı'nın ilk günü için projeye başlamaya kararımızı vermiştik.
   Ailemizin Yalova'da ikamet ediyor olması da bir bakımdan işimize yaradı. Arife akşamından bisikletlerimizle Yalova'ya geçip, o gece Yalova'da kaldık. Amacımız sadece gölün etrafını dönmek olduğundan Yalova İznik arası geçişi Yalova'dan kiraladığımız bir minibüsle yapmayı planladık. 
     Planımıza göre 1.Gün İznik Gölü'nün Bursa tarafı kıyısından başlayacak ve yeşil çizgiyi takip ederek 45 km yi gidecek ve o gece İznik'te kalıp ertesi gün de mavi çizgiyi takip ederek 45 km yaparak, bu sefer İznik Gölü'nün kuzey bölümünü de dolanıp başladığımız noktaya ulaşacaktık. Aşağıda takip ettiğimiz rotayı görebilirsiniz.
İZNİK GÖLÜ ROTAMIZ
    Ama önce yol hikayemize başlamadan biraz bu güzel gölden sizlere bahsetmeli diyorum.
     Efendim, İznik Gölü Marmara Bölgesi'nin en büyük ama Türkiye'nin 5. büyük doğal gölü olma özelliği taşıyor, bir tatlı su gölü. Güneybatıdan Sölöz ve kuzeyden Karasu olmak üzere iki akarsu gölü besliyor. Bu akarsuların gölle birleştiği yerde zaten sazlıkları da görmeniz mümkün. Gölde gece balıkçılığı önemli bir yer tutuyor. Bunun dışında yayın, sazan, alabalık ve ıstakoz gölde bolca bulunan ürünler. Gölün etrafı alabildiğine tarım alanı, bunu bütün yol boyunca da görmeniz mümkün.
    Gölün batı kısmında yani bizim giriş yaptığımız yerde hem çam ormanları içinde piknik alanları hem de kamp yerleri görmeniz mümkün. 
    Sayısal veriler verecek olursak elips şeklindeki bu gölün uzunluğu 33 km, genişliği 12 km ve çevresi 95 km dir. Genellikle 30 mt civarında seyreden gölün güney kesiminde doğu-batı doğrultusunda uzanan bir oluk varmış ve en derin yerde 65 mt ile bu olukmuş. Son olarak bereketli topraklarla çevrili bu şirin göl 1990 yılında sit alanına çevrilmiş. 

1.Gün:Yalova'dan İznik'e: Sabah erkenden kalkıp, bayram namazı sonrası kiraladığımız minibüsle İznik Gölü kıyısına geliyoruz. 
İZNİK GÖLÜ KIYISINDA BAŞLADIĞIMIZ NOKTA
     Saat 08:20 de pedal çevirmeye başlıyoruz. Başladığımız ilk bölüm çam ağaçlarıyla donanmış bir piknik alanı oluyor. 1950 lerde bu bölgedeki bataklığı kurutmak için dikilen bu ağaçların altından serin serin ilerleyerek tura başlıyoruz ve bayram sabahı olduğundan etrafta in cin olmadığını görüyoruz. Bir tek biz ve göl kıyısında uçuşan martılar..
MARTI SESLERİYLE KIYIDAN KIYIDAN YOLA DÜŞTÜK 
GÜNEŞİ SELAMLIYORUM :)

  Uzun bir süre gölle yan yana gitmenin mutluluğu, biz geçtikçe havalanan kuşların görüntüsü tarif edilemez. Martı olduğu kadar, karabatak ve balıkçıllar da gözümüze takılanlar arasındaydı.
GÖLE NAZIR FOTOĞRAFLAR
BİR AYHAN BİR BEN :)
    Yola çıkmadan niyetimdi; geçtiğimiz her köyün tabelasının fotoğrafını çekecektim. Yola çıkınca da üşenmeden bunu gerçekleştirmeye çalışıyorum. Sırayla köyleri geçmeye başlıyoruz.  İlk önce bayram sabahının verdiği rehaveti tam anlamıyla üzerinde taşıyan, başlamasıyla bitmesi bir olan Yenisölöz Köyü'nü geçiyoruz. Rivayete göre burası 19. yy. başlarında bir grup Ermeni'nin yerleştiği bir köymüş. Söylenceye göre yukarıdan bakıldığında köyün kurulumu bir haçı andırıyormuş. Kurtuluş Savaşı sonrası Ermeniler köyü terkedince de Yunanistan'dan gelen Pomaklar ve göçmenler yerleşmişler köye. Diğer Sölöz'den ayırmak için de bu köye Yenisölöz demişler. 
YENİSÖLÖZ'Ü GEÇİYORUZ
   Arkasından da daha bakımlı evleri ve bir tatil beldesini andıran havasıyla Gölyaka geliyor. Bu köyde 19. yy. başlarında ismi Mahmure ya da Mahmuriye olduğu bilinen ve o zamanlar Boşnak, Gürcü ve Girit göçmenlerinin yaşadığı bilinen bir köymüş. Kurtuluş Savaşı sırasında Ermenilerce yakılıp, yıkılan köyü daha sonraları biraz daha kuzeye, göl kenarına taşıyarak bugünkü yerine kurmuşlar ve köye Arapgazi ismi verilmiş. Daha sonra da 1960 lı yıllarda Gölyaka ismini almış.
  
GÖLYAKA'YI GEÇİYORUZ
     Dutluca Köyü aslında geçiş rotamıza göre biraz daha yukarıda kaldığından sadece tabelasını görüyoruz.
DUTLUCA'YI GEÇİYORUZ
    Eski evleri, sokakta köpekleri, motosikletleri ve kahveleri dolduran yaşlı amcaları ile Sölöz daha bir köy havasında ve sevimli geliyor bize.  Bu sebeple Sölöz'de ilk uzun molamızı veriyoruz. Hemen biz de bir kahve köşesinde birer soda içmeyi fırsat bilip, köy sakinleri ile bayramlaşıyoruz.

SÖLÖZ'E GELİYORUZ
   Artık bu köy itibariyle ahali sokaklara dökülmüş; kahveler bayramlıklarını giymiş, ak saçlı amcalarla dolduğuna göre önümüzdeki köylerde de görüntü aynı olacaktır sanırım. 
SÖLÖZ'DEN GÖRÜNÜM
  Sölöz'den çıktıktan sonra bu yakanın en zorlu yokuşu bizi yakalıyor. Bacak kaslarımızın şişmesine tanık oluyoruz ama yine "DİREN DİREN" diye yokuşa karşı pedal çeviriyoruz.
YOKUŞ MOKUŞ DİNLEMİYORUZ
   Artık yol boyunca arabalar da bize güzergahımızda eşlik etmeye başlıyor. Onlar kornalarıyla bizse zillerimizle bayram selamı vermeyi ihmal etmiyoruz.
    Oldukça dik bir yokuşun sonunda gölün bu tarafının en büyük köyü hatta beldesi olan Narlıca'ya varıyoruz. 
NARLICA'YA DOĞRU
   Narlıca bölgenin en yüksek rakımlı beldesi olduğundan gölü güzel bir şekilde gözlemlememizi sağlıyor. Bu büyük belde aşağı ve yukarı mahalle olmak üzere iki kısma ayrılmış. 
  Bu köy bir zamanlar, Osmanlı İmparatorluğu'nun İznik'i almadan önce ikmal yollarına yerleştirdiği akıncı beyleri tarafından kurulmuş bir köymüş.
NARLICA GİRİŞİNDEN İZNİK GÖLÜ MANZARASI
   Narlıca'nın diğer geçtiğimiz köylerden büyük olduğunu yolun sağına, soluna yerleşmiş kahvelerin çokluğundan hemen anlıyorsunuz. Memleketimdeki bu kahvelerin boş olduklarını bir gün görür müyüm bilmiyorum? Ama hiç umudum yok. Kahvelerin bir sosyalleşme ortamı olduğu doğru ama bir insan eğer ev ahalisiyle bayramlaşıp soluğu da kahvede alıyorsa bunda tuhaf bir durum var demektir.
    Bizim insanımızın neden bir zanaatla uğraşmadığını, elini geliştirecek bir şeylerle mesai yapmadığını çok sorgularım. Gerek ülkemizde gerekse yurt dışında gezdiğimiz yerlerde ki bunlar antik kentlerse mozaik, heykel, çömlek vs. el sanatlarıyla dolu olduğunu görürüz. Eğer günümüze yakın bir zamandaysa da özellikle yurt dışında güzel badanalanmış binalar, ekilmiş çiçekler, tahta işleri vs. gibi şeylerle köy bile olsa bir şehir havasındaki mekanları görüp, iç geçiririz. Bizim insanımızın ise yaptığı tek şey kahvede nöbet beklemek. Bizden adam olmaz, yıllar da geçse olamaz.
     Efendim Narlıca'ya varıyoruz ve çıkışa doğru kendimizi tatlı mı tatlı bir eğime bırakıyoruz. Hiç pedal çevirmeden, kuş misali uçarcasına, rüzgarın tenimizi yalamasını hissederek bir 3-4 km iniş yapıyoruz. Ben inişimi temkinli yapmaya çalışırken Ayhan hızının 75 i bulduğunu söylüyor.
    Sonunda düzlüğe erince, yol kenarındaki meyve bahçelerini de fırsat bilip biraz mola veriyoruz.
NARLICA SONRASI BİRAZ MEYVE MOLASI
    Bu bereketli topraklarda yol boyunca karşılaştığımız meyve-sebzeleri sıralarsak incir, erik, elma, şeftali, böğürtlen, üzüm, kabak, biber, armut başta gelir sanırım. Şerbet tadında, yumuşacık incirler enerjisi biten bedenlerimizi canlandırdığı için biz incirlere daha mı fazla sulanıyoruz yoksa onlar bize daha fazla görünüyor bilemiyorum. Ama incire doyuyoruz.
AYHAN İNCİR TOPLARKEN
    Meyveye yeterince doymuş bir halde tekrar bisikletlere biniyoruz. Artık gün öğleye çalarken biz de yavaş yavaş yorulmaya başladığımızı hissediyor ve yükselen güneşin etkisini görmeye başlıyoruz.
   Yine de bisiklet üzerinde devamlı akan bir asfaltın üstünde ilerlemek, esen yaz rüzgarıyla rotaya akmak çok hoş bir duygu. 
      Bir ara yine gölle sıfır seviyede ilerlerken dayanamayıp bize Salda Gölü gibi poz veren İznik Gölü ile kendimizi fotoğraflıyoruz.  
GÖL KIYISINDA MOLA
GÖL KIYISINDA MOLA
  Saatte ortalama 10 km hızla ilerliyoruz. Kendimizi fazla yormadan, hem meyvelerimizi yiyor hem mola verip, fotoğraflarımızı çekiyor hem de dinlenip, anın tadını çıkartıyoruz.
 Artık bu yakadaki son köyümüze doğru ilerliyoruz. Göllüce geçimini zeytincilikle sağlayan şirin bir köy. Aslında eski adı Balarım imiş. Balarım Köyü esi zamanlarda daha yukarılardaymış fakat bir heyelanla kayarak bugünkü Göllüce'nin bulunduğu yere inince göl kıyısında olduğundan ismi Göllüce olmuş.
    Göllüce'yi de geçip göl kenarındaki bir çok tesisten birinin gölgelik terasında yine göle nazır oturup, uzaktaki akrabalarımızla telefonla kısa bir bayramlaşma yapıyoruz.
BAYRAM TEBRİKLERİ İÇİN KISA BİR MOLA
    Bu noktadan sonra 10 km mizin kaldığını öğreniyor ve son bir gayretle tekrar yola düşüyoruz. İlerlerken yolun bir bölümünde sağlı, sollu yüksek kayaların olduğu bir bölüme geliyoruz. Burası bir tırmanış rotası olan Sarıkaya kaya bloğunun olduğu mevki ama hikayesi aslında çok eskilere dayanıyor. 
   Çok uzun zaman önce buradan geçen Roma Yolu'nun açılması için emir veren Neron, buradaki kayaların yarılarak yolun açılmasını istemiş. İstediği olmuş, kayalar yarılmış ve bunun içinde kayalara bir yazıt yazılmış. Neron adına yazılan bu anıt yazıt  1970 lerde bir yol yapım çalışması sırasında ortadan kaybolmuş. 
SARIKAYA TIRMANIŞ ROTASI-İZNİK GÖLÜ YANI
  Ve çok değil bir yarım saat geçmeden İznik'e dönüşü gösteren tabelanın dibine varınca çok seviniyoruz.
NİHAYET İZNİK
ÇOK AZ KALDI
    Bu yolun sonundan sola dönünce tabelada bir 5 km nin daha olduğunu öğreniyoruz. Hadi hayırlısı diyerek pedallara asılıyoruz. Sağımız ve solumuz elma bahçeleri dolu olduğundan kısa bir elma toplama molası veriyoruz. Ve hemen sonrasında yola devam ediyoruz.
İŞTE İZNİK'E GİRİYORUZ SANIRIM
   Kentin asıl giriş tabelasını görünce son tabela fotoğrafı için tekrar duruyoruz. Saatimiz se 13:00 ı gösteriyor. Sevinçliyiz tabi. Projenin ilk yarısı bitti bitiyor efendim.
AYHAN ÇOK SEVİNÇLİ YUPPİİİİ
EHH BEN DE PEK FARKLI DEĞİLİM
     Fotoğraf çekiminden sonra hemen yola düşüyoruz. Şehrin ana caddesinden ilerleyerek daha önce internet üzerinden ayarladığımız Cem Oteli bulmak istiyoruz. Fazla uğraşmadan sahildeki otelimize varıyoruz.
CEM OTEL-İZNİK
   Cem Otel çalışanlarına ve sahibine çok teşekkür ediyoruz. Oldukça temiz, düzenli ve özenli bir otel. Çalışanları çalışkan, ilgili ve güler yüzlü. Yöneticisine de söylediğimiz gibi tek dezavantajı otelin önünden geçen yolda arabalarıyla, ilkel tatil yeri mantığını, yaptıkları görgüsüz gürültülerle yaşatan tatilciler. 
     Otele yerleşip, duşumuzu alıyor ve biraz dinlendikten sonra oldukça acıkan karnımızı doyurmak için sahilden yürüyüşe başlıyoruz.  Biz doğa yürüyüşü sebebi ile buraya her gelişimizde hep Köfteci Yusuf'un soyalı mı soyasız mı olduğunu tartıştığımız köftesini yeriz bu sebeple gelmeden biraz araştırma yapmıştık. İznik'te köfte dışında ne yenir diyerekten Google'a yazarsanız ilk sıralarda "Yayın Şiş" olduğunu göreceksiniz. Adı geçen restoranlardan biri de Çamlık Otel'in ağaçlar altındaki restoranıydı. Biz de sahil boyunu takip ederek hemen sahilde olan Çamlık Restorana varıyoruz.
ÇAMLIK MOTEL RESTORAN
  Her ikimizde açız ama yemeğe dayanamayan benim şirin kocamın hali daha bir içler acısı vallahi.
YEMEKTEN ÖNCE AYHAN'IN HALİ YA DA HALSİZLİĞİ Mİ DESEM :)
   Efendim tabi ki ana yemek olarak her ikimizde Yayın Şiş alıyoruz. Bayram sebebiyle bir yaprak sarması ve haydari çeşitlemesini ve çoban salatımız yanında biralarımızı da ek yapıp güzel bir yemek yeme derdindeyiz. Biz mezelerle boğuşurken ve yöre zeytininin tadına bakarken ana yemeğimizde geliyor.
VE YEMEĞİ GÖREN AYHAN'IN SEVİNCİ 
   Yayın Şişi lezzetli buluyoruz ama eğer meze almasaydık sanırım bir tek bu tabakla doyamazdık diye düşünüyorum. Fiyat listesinde pirzoladan bile yüksek bir fiyatla 18 tl ile en üst sıraya yerleşen bu yemek lezzet açısından bizden 9 ama fiyat açısından 7 puan alıyor.
BİR PORSİYON YAYIN ŞİŞ
  Efendim yayın balığı bir tatlı su balığıymış. Ve suratından anten gibi çıkıntılar çıktığı için mi bu ismi almış anlamadık ama namı YAYIN olmuş.
YAYIN BALIĞI
     Öğrendiğimize göre tatlı suların en büyük balığı olma unvanını taşıyormuş. Ağırlığı 100 kg ve boyu 3 mt ye varanları bile bulunuyormuş. Hantal bir balık olduğundan balık dünyasının mandası olarak adlandırılıyormuş.
    Bu arada bu balığın yumurta ve una bulanarak yapılan tavası da meşhurmuş ama biz bu sefer şişini deniyoruz.
YAYIN ŞİŞİ YEMEK İÇİN BEKLEŞİYORUZ
   Yeterince dinlendikten sonra İznik'in ünlü çini çarşılarını görmek üzere yürümeye başlıyoruz. Biliyorsunuz Mimar Sinan bile daha çocuk yaşta İznik atölyelerinde çalıştığına göre bu güzel atölyeler daha onun gibi kimleri yetiştirmiş de biz bilmiyoruz.
  Çarşının tam göbeğinde bulunan eski bir kilise ve müze; şimdi de cami unvanını taşıyan  Ayasofya Cami'ni görüyoruz.
AYASOFYA CAMİ-İZNİK
   Ne zaman ki İznik yerleşim yeri olarak kullanılmaya başlanmış işte bu tarihi yapı da ta o zamanlardan yani Romalılar zamanından ibadet için kullanılırmış. İznik 1331 lerde Orhan Gazi tarafından fethedilince bu yapı da camiye çevrilmiş. Birkaç yüzyıl sonra geçirdiği yangından onu Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle şeklini biraz değiştiren Mimar Sinan kurtarmış. 
  Fakat bu eski eser bu sefer de 1920 lerde Yunanlıların gazabına uğramış. Yakılıp, yıkılan cami 2007 yılında sıkı bir restore görüp, 2011 Kurban Bayramı bayram namazında ibadete açılmış. 
AYASOFYA CAMİ'NİN İÇİNDEN GÖRÜNÜM
CAMİ İÇİNDEN GÖRÜNÜM
   Caminin içine ve dışına göz atıp, etrafını dolanıyoruz. Hemen sol bölümünde güzel bir park yapılan cami, bugün yenilenmiş haliyle ziyaretçilerini beklemeye devam ediyor.
AYASOFYA CAMİ'NİN DIŞ CEPHESİ
AYASOFYA CAMİ'NİN DIŞ CEPHESİ
    Çarşı caddesinden ilerleyerek sağ koldaki Çiniciler Çarşısına ilerliyoruz. Burada bir çok çini çarşısı görmeniz mümkün. Biz de birinin içine dalıyoruz. 
ÇİNİCİLER ÇARŞISINA GİRİYORUZ

   Bilindik çini renkleri sizi sarıyor hemen tabi ki. Uludağ Üniversitesi'ne ait yüksek okulda artık diplomalı çini ustalarının yetiştiğini öğrenip seviniyoruz. Genellikle satış yapan küçük dükkanların başında da hep bayanlar duruyorlar.
ÇİNİ ÖRRNEKLERİ
ÇİNİ ÖRNEKLERİ
    Bu çarşılarda bir çok obje bulmanız mümkün. Ama üç aşağı beş yukarı aynı şeyler hatta aynı renklerde, aynı şeyleri görüyorsunuz. Genç sanatçıların birkaç farklı dizaynını görüyoruz. Ve beğendiklerimden birkaçını alıyorum. Fiyatlar oldukça uygun; eğer takı alacaksanız genelde 5 tl.
BENİM ALDIĞIM ÜRÜNLERDEN BAZILARI
BENİM ALDIĞIM ÜRÜNLERDEN BAZILARI
BENİM ALDIĞIM ÜRÜNLERDEN BAZILARI
 Çinicileri de dolaştıktan sonra  çarşıdan aldığımız dondurmalar eşliğinde, çarşı yolundan geldiğimiz gibi geri yürüyoruz. Bir de ne görelim bir bisikletli grubu karşımıza çıkıyor. "Nereden geliyorsunuz?"  diye sorduğumuzda anlamadıklarını görüp bir de aynı soruyu İngilizce soruyoruz ve Fransız olduklarını öğreniyoruz. Bu cevabı alınca da biz seviniyoruz. İki hafta önce Paris'te olduğumuzu söylüyoruz ve hoşlarına gidiyor. Beş kişi İstanbul'dan İznik'e uğrayarak Ankara'ya ulaşmaya çalıştıklarını söylüyorlar. İyi niyetlerimizi belirtip, yanlarından ayrılıyoruz. Doğru sahile giderek biten güzel güne elveda demek için kıyı şeridindeki banklara yerleşiyoruz.
GÜNÜN BİTMESİNE AZ KALA
    Biten günü şu kısa ama bir o kadar da dolu yaşamda istediklerimizi yapabiliyor olmanın mutluluğunu hissederek sonlandırmak, batan güne karşı  selamlama yapmak ve mutluluğumuzu evrenle paylaşmak istiyoruz.
GÜNEŞ BİZİ SELAMLAYARAK GİDİYOR
    Uzun ve yorucu bir gün sonrası, daha diğer yarısı bitmemiş bir proje için önce bedenlerimizi dinlendirmenin sonra da sabah erken kalkmanın ve yeni bir güne merhaba diyebilmenin niyetiyle, sahilden ayrılıp güzel odamıza çekiliyoruz. 
   
2.Gün:İznik'ten Yalova'ya: Sabah 07:00 gibi kalkıyoruz. Eşyalarımızı hazırlıyoruz ve 08:00 de başlayacak kahvaltı için iniyoruz. Ben kahvaltı için beklerken Ayhan bisikletlerin tozunu gidermek adına onları bir sudan geçiriyor ve bana "Bisikletimin lastiği inik" diyor. Ben önce inanmasam da sonra gerçekten inik olduğunu görüyorum.
   Cem Otel'in özenli ve doyurucu  kahvaltısı neşemizi yerine getirmişken bu iç açıcı olmayan durum biraz geriyor bizi.
    Hemen yemek sonrası Ayhan bisiklet lastiğinin başına gidiyor ve lastiğin dikenlerle dolu olduğunu görüyor. Bu dikenler iç lastiğe kadar girip, iç lastiği patlatmışlar.
İÇ LASTİĞİ YAMAMA ÇALIŞMALARI
   Ayhan bisikletinin lastiğiyle uğraşırken ben de kendi bisikletimin lastiklerini kontrol ediyorum. Benim bisikletimin lastiklerinde fazla diken yok ama gözüme çarpan bir dikeni çektiğimde bisikletin lastiğinden çıkan derin FISSSS sesini şu an bile kulaklarımda duyuyorum. İçimden "Yandık" diyorum. Yoksa bu projeyi tamamlayamayacak mıyız diye hemen yeise kapılıyorum, ama iyi düşünmenin her zaman faydalı olduğunu düşünüp, karamsarlık yapmak istemiyorum. Fakat yine de kendimize kızgınım çünkü yedek iç lastiği bile almadan yola çıkmak büyük hata diye düşünüyorum.
     Yarım saat uğraşı sonucunda Ayhan lastiğinin kötü olduğunu söylüyor ve bisikletçi aramaya başlıyor. Önce sabahın köründe yatağından kaldırdığımız bir bisikletçi buluyoruz. Bize "iç lastiğim yok "diyor ve başka bir yeri tarif ediyor. Sonra anayol üzerindeki BAYMOTOR'a gidiyoruz. Telefon edince  ustanın Bursa'da olduğunu ve iki saat sonra geleceğini öğreniyoruz. Ondan da başka bir bisikletçi tarifi alıyoruz. Oraya gittiğimizde de bisikletçinin kapalı olduğunu görüp, etraftakilerden başka bir bisikletçi tarifi alıyoruz.
  Efendim eziyet dolu yaklaşık bir, bir saat içinde tesadüfen dükkanına motorunu almak için giden genç bir bisikletçiyi yakalıyoruz. O an içimden şükrediyorum açıkçası. Hemen iç lastikler değişiyor, yedekleri alınıyor.
ZAR ZOR BULABİLDİĞİMİZ TAMİRCİ
   Bu arada başımıza dert açan bu dikenin adını bisikletçiden öğreniyoruz. KARA ÇALI DİKENİ imiş bu zat-ı muhteremin adı. Bazen motosiklet lastiğini bile patlattığı oluyormuş.
     Sonunda bisikletçiden ayrılıp, otel çalışanlarına teşekkürlerimizi sunarak 3 saat gecikmeyle 11:30 da yola çıkıyoruz. Tam sıcağın kucağında yola çıkmak hoşumuza gitmese de yapacak bir şey yok. Başa gelen çekilir diyerek sevimli İznik'ten ayrılıyoruz.
    Yol üzeri şeftali tarlalarında bir iki şeftali almayı ihmal etmeden ilerliyoruz. Karşımıza bu yakadan ilk çıkan köy Çakırca oluyor. Bulunduğu bölgede çokça Çakır Kuşu olması nedeniyle bu ismi alan köyün meyve ve sebze yetiştiriciliğinde oldukça başarılı olduğunu siz de yol boyunca illa ki göreceksiniz.
ÇAKIRCA KÖYÜ'NÜ GELİP GEÇİYORUZ
   Bu bereketli köyü bir 5 km geçiyoruz ki Ayhan bisikletinin arka lastiğinin indiğini söylüyor. Hemen bir ağaç gölgesi bulup, lastiği söküp, yedek iç lastiği takıyoruz.
BAŞA GELEN ÇEKİLİR
   İznik'ten toplamda 10 km yol almışken lastiğin sorun çıkarması pek hoşumuza gitmiyor. Daha toplamda 35 km lik bir parkur daha ve tepemizde deli bir güneş varken endişe rüzgarları hafiften bizi sarıyor mu yoksa?
      Lastiği onarıp, takıp, yola düşüyoruz ama bir 5 km sonra Ayhan bu sefer de bisikletinin ön lastiğinin indiğini söylüyor ve çaresiz bakışlarla birbirimize bakıyoruz. Çünkü artık yedek lastiğimiz yok. Bunun üzerine yine bir ağaç gölgesine giderek, patlamış iç lastiği onarmaya çalışıyoruz. 
      Ayhan tekerleği yerinden sökerken ben de ilkel yollarla iç lastikteki deliğin nerede olduğunu tespite çalışıyorum. Sonunda tükürükle mükürükle de olsa mini minnacık deliği yakalıyorum. Ve hemen yamalıyoruz.     Sonunda tekrar yola dönüyoruz. Dualarla yine lastik patlayacak korkusuyla pedal çevirmeye başlıyoruz. Ve lastik bir daha bize sorun çıkartmıyor. 
   Bu yakadaki köyleri de yavaş yavaş geçerek ilerliyoruz. Önümüzde karşı yakanın Narlıca'sı gibi yüksekte olan Boyalıca Köyü geliyor. Bu sebeple sıcak altında biraz yokuş çıkmak zorunda kalıyoruz. Boyalıca Köyü de aslında çok eskilerden balıkçılıkla uğraşan bir Roma Köyü imiş ama günümüzde yakın geçmişini düşünürsek Manavların ve daha sonra 1989 yılında zorunlu göç eden Bulgar Göçmenlerinin bulunduğu bir köy olmuş. 
BOYALICA KÖYÜNE DOĞRU
    Boyalıca'nın yokuşlarının etkisini yol üzeri bir kahvede soda içerek atmaya çalışıyoruz. Ve tekrar gözlerimiz bisikletlerin lastiklerinde yokuş aşağı kendimizi bırakıp kilometrelerin sonunu bulmaya çalışıyoruz.
    Yol bizi çok yakından tanıdığımız Keramet Köyü kıyılarına kadar getiriyor.
KERAMET KÖYÜ'NE DE GELDİK
    Keramet Köyü'ne bir çok seferler yürüyüşler sebebiyle gitmişliğimiz ve yürüyüş sonrasına ılıcasında yüzmüşlüğümüz var. Unutmadan bilmeyenler için hatırlatmakta fayda var. Bu köyde birçok hastalığa iyi geldiği inanılan, kükürtlü suyu olan bir ılıca bulunuyor. Ne kadar doğru bilmiyorum ama bu kükürt sayesinde de yörenin en güzel zeytinlerinin burada yetiştiği söyleniyor.
KERAMET KAPLICASINDAN BİR GÖRÜNÜM
  Artık varışa bir 10 km miz varken, sularımız bitmişken, bisiklet lastiklerimizin patlamasından korkuyorken yine de ilerlememiz gerektiğini düşünerek, yola devam ediyoruz.
 Son olarak karşımıza Çakırlı beldesi çıkıyor, onu da geçerek son kilometrelerde olmanın tadını çıkartarak ilerliyoruz.
ÇAKIRLI BELDESİNİ GEÇİYORUZ
   İznik Gölü'nü tam tur yaparak dönmek istediğimizden bizi bırakan aracın şoförüne bizi bıraktığı yere gelmesini söylemiştik. Son 3-4 km yi o noktaya kadar nasıl sürdük hala gözümden gitmiyor ama o noktaya geldiğimizde ikimizin de sırtından büyük bir yük kalktığına eminim. Oraya vardığımızda saat 16:15 ti. İlk yaptığımızsa bisikletleri yere bırakıp birbirimize sarılıp, birbirimizi tebrik etmek oluyor. Ve geçen koca günün bize neler kattığını düşünmeden edemiyoruz.
  Aslında bedensel gibi gözüküp, zihinsel boyutta yaptığımız bu faaliyeti başarıyla tamamlıyoruz. İznik Gölü'nün etrafını 360 derece dönüyoruz efendim. Var mı bir sonraki projede bize katılmak isteyen ?

Görüşmek üzere..

Şenay KILIÇ


YAPILAN HARCAMALAR
  1. 168 tl-Otel parası
  2. 100 tl-Araba kirası
  3. 52   tl-Deniz otobüsü ücreti (gidiş-dönüş)
  4. 70   tl-Akşam Yemeği-Çamlık Restoran
  5. 40   tl-Bisiklet için iç lastikler
  6. 30   tl-Çini ürünler
  7. 10    tl- Alışveriş
TOPLAM: 470 TL


4 yorum:

Ali D. dedi ki...

Uzun zamandır planlayıp da yapamadığınız bu bisiklet turunu başarıyla ve sebatla tamamladığınız için tebrik ederim. Görüşmek üzere. Sevgiler.

Mustafa Akkoç dedi ki...

:)

petra dedi ki...

cok güzel yazmışsınız ve bu zanaatsızlık ve sırf kahvelerde oturup hiç anlamiyorum

petra dedi ki...

çok güzel yazmışsınız ve gerçekten bende bu zanaatsızlık ve ölünce kadar sadece kahvelerde beklemek tuhaf buluyorum