19 Temmuz 2012 Perşembe

AYVALIK VE CUNDA ADASI ; BİRBİRİNE BAKMAYA DOYAMAYAN İKİ SEVGİLİ

        Ege Denizi'nin mavisini ,şeytan sofrasında gün batımının kızılını, albenili sokak ve evlerini, damla sakızının o eşsiz tadını anınca akla ilk gelen onların isimleridir. Ayvalık ve Cunda..
     Birbirine bakmaya doyamayan iki sevgili gibi binlerce yıldır birbirlerini izliyorlar.
       Bu iki sevgili birbirini nasıl düşünürse ben de uzun yıllardır onları içimden geçirir dururdum. Zamanı gelmiş ki yollara düştüm yine. Çok sevgili öğrencim Elif ve ben birkaç zamandır İstanbul'dan kaçış planları yapar dururduk. Ehh nihayet muradımıza erdik. Bir çarşamba biletlerimizi aldık, bir diğer çarşamba ise yollardaydık. Bu arada Ayvalık bilet ücretimiz  60 tl dir.İlgilenenler için belirtmek isterim.
      Fazla değil iki gün ayırdık gezimize. Oralara gidip de, görünce ne iyi bir plan yaptığımızı da anladık.
         Otobüsümüz 8 saat yol alarak, Yalova üzerinden sabah 08:00 sularında Ayvalık'a vardı.
   Otogardan çıkar çıkmaz, soldan şehrin içlerine doğru yürümeye başladık. Ama deniz sağ taraftan bana yavaş yavaş göz kırpıyordu. Dayanamadım ve sabahın ilk görüntüsünü almak istedim.
GÜNÜN İLK SAATLERİ-AYVALIK SAHİLİ
       Güne başlarken ilk hedefimiz benim dönüş biletimi almak, pansiyonumuzu bulup eşyalarımızı yerleştirmek ve sonra güzel bir kahvaltı.
  Merkeze ulaşmak için otogardan bir 10 -15 dakika sahile paralel yürüyorsunuz.
AYVALIK MERKEZE GİDEN YOL ÜZERİNDE PALMİYE AĞAÇLARI
 Yürürken küçük bir kasabanın havasını soluduğunuzu anlıyorsunuz. Ama bu kadar adı duyulan bir kasabanın da bu kadar bakımsız görünmesine de anlam veremiyorsunuz. Yolun sonunda Atatürk Anıtı'nın bulunduğu Cumhuriyet Meydanına varıyorsunuz. Meydanın hemen sağında bütün gün turistleri Ayvalık'ın çeşitli adalarına taşıyan gezinti teknelerini göreceksiniz.
CUMHURİYET MEYDANINDAN KALKAN GEZİNTİ TEKNELERİ
        Biz hemen fazla oyalanmadan benim dönüş biletimi alıp,  pansiyonumuzu aramaya başladık. Bu arada Ayvalık pansiyon ve otel bakımından oldukça zengin. Ama kaliteleri konusunda aynı şeyi söyleyemeyeceğim.
        Neyse biletim alındı, pansiyona eşyaları bırakıp, üstümüzü değiştirdik ve artık kahvaltı zamanıdır diyerek; zil çalan karnımızın sesini dindirmeye karar verdik.
AYVALIK'TA BİZİM İÇİN KAHVALTI ZAMANIDIR
   Buradaki ilk kahvaltımız sıradan bir kahvaltı oldu. Bizim yol yorgunluğumuza geldi desem yalan olmaz. Ama biraz çay keyfi yapıp ,dinlendik. Orada otururken bir turizm bürosundan aldığımız kitapçığı da inceleyip, öyle yola koyulalım dedik. Ayvalık hakkındaki öğrendiklerimizi size de aktarmanın vaktidir dostlar. Bakalım hikaye nasıl başlıyor:
             Öncelikle Ayvalık ismi nereden geliyor bir ona bakalım değil mi? Aslında adı Ayvalık olan bu şirin ilçede ayva ağacı görmeniz imkansız gibi bir şey. İsmi hakkında çeşitli söylenceler var. Kimi "Ayvayurdu" anlamına gelen ve eski ismi olan Kidonia'dan geldiğini söylüyor. Kimisi de eski isimlerinden biri olan Aioliki'den aldığını söylüyor . Sonuçta Ayvalık olmuş bir şekilde anlayacağınız.
         1.Dünya Savaşı sırasında Ayvalık ağırlıklı olarak Rumların yaşadığı bir yermiş. Rumlarla Türkler arasında herhangi bir sorun da yokmuş. Ayvalık verimli toprakları; balık dolu denizi ile herkesin kardeş kardeşe yaşadığı bir yermiş. Anadolu işgali başlayıp takvim 28-29 mayıs 1919'u gösterdiğinde Yunanlıların Cunda Adası'na çıkmasına kadar sürmüş. 39 Ay 16 gün boyunca Ayvalık işgal altında kalmış. Kardeşçe yaşamı ortamı ortadan kalkınca ve İstiklal Savaşı kazanılınca buradaki Rumlar'ın çoğu Yunan adalarına yerleşmişler. Lozan anlaşmasından sonraki mübadele dönemi Ayvalık'a yansımış anlayacağınız. Girit'ten , Midilli'den ve Makedonya'dan Türkler gelip buraya yerleşmişler.
         Ayvalık'dan Yunanistan'a göçen Rumlar Ayvalık'ı unutamamışlar. Ayvalık Yıldızı adında bir gazete çıkartmışlar ve Ayvalıklılar Birliği'ni kurmuşlar.
      Ayvalık'ın hikayesi böyle böyle günümüze kadar gelmiş. Rumlardan kalan sokaklarda ve evlerde artık Türkler var. Ve öyle olduğu çok da belli. Şöyle bir sokak hayal ediyorum o zamanlardan, tertemiz, bakımlı evlerin her yanından sardunyalar sarkıyor. Sokaklar tertemiz, pencereler eş renge boyanmış. İnsanın gözleri o günleri arıyor. Sonra da düşünmeden edemiyorum biz neden çevre temizliğine, görselliğe, güzelliğe dikkat etmeyen bir milletiz.
      Doğaçlama sokaklara atıyoruz kendimizi. Görmek istediğimiz birkaç tarihi yer var tabii. Bir de bütün sokaklara yayılmış koca bir pazar. Aslında gelmeden buranın pazarının cumartesi olduğunu duymuş ve görmek istemiştim. Fakat cuma akşamından döneceğim için göremem diye düşünmüştüm. Kısmet yöre pazarını da görmekmiş. Pazarda gerçekten görmek istediğim bu yöreye ait otlar aslında. Yöresel yemeklere karşı ilgim olduğu için sokaklarda dolaşırken manavlara da göz atmayı ihmal etmedim. Ama özel bir ota rastlamadım ne yazık ki.
AYVALIK PAZARLARINDAKİ  OLAĞAN GÖRÜNTÜYE BİZ RASTLAYAMADIK
        Bu arada Ayvalık sokaklarını renklendiren evlerin yapıldığı özel taşlardan yani sarımsak taşından bahsetmekte fayda var. Özellikle Ayvalık'ın Badavut bölgesinde bulunup, çıkartılan bir taş bu. Tercih edilme sebebi ise dayanıklılığı, işlenişinin kolay olması ve rengiymiş. Bütün resmi binalar ve evlerde kullanılmış, kullanılmaya da devam ediliyormuş.Osmanlı zamanında kullanımı Balkanlara kadar yayılmış.
SARIMSAK TAŞINDAN YAPILMIŞ BİR EVİN ŞİRİN DUVARI
     Ayvalık'ın daracık sokaklarında turlamanın zamanıdır. Hadi bakalım hayırlısı.
BU DARACIK SOKAKLARDA DOĞAÇLAMA İLERLEYECEKSİNİZ
         Önce elimizdeki haritadan tarihi yerlere doğru ilerleyelim dedim ama pek açık bir harita olmadığından, ayaklarımızı serbest akışına bırakıp, gezmeye başladık.
      Ayvalık'da en çok hoşuma giden sokakları, tarihi eserleri,  evleri değil  insanı oldu. Kime ne sorsanız büyük bir ilgi ve alaka ile size yardım etmeye çalışıyor. Genelde Anadolu'nun doğu kısmında ve yurt dışında rastladığımız bir davranış şeklini egenin bu küçük kasabasında görmek çok hoşuma gitti. Çok teşekkür ederiz Ayvalık halkına. Demek ki insanlığın ölmediği daha bir çok yer var ülkemizde.
       Yürürken karşımıza ilk olarak şimdi Saatli Cami de denilen eskiden Agios Yannis Kilisesi olarak bilinen camiye gittik.
SAATLİ CAMİ-AGIOS YANNIS KİLİSESİ
    Mübadele döneminden sonra kilise ihtiyaçlar doğrultusunda camiye çevrilmiş. İsmini de çan kulesi üzerinde bulunan saatten almış.
SAATLİ CAMİNİN İÇİ
           Camiye dönüştürüldüğü için içindeki ikonalar dışında her şeyi görmeniz mümkün. İçinde ikonaların boyanması dışında hiçbir değişiklik yapılmamış. Küçük, sevimli bir cami göreceksiniz. Caminin avlusunda biraz oturup, restorasyonu bulunduğumuz yerden de görülen Taksiyarhis Kilisesi'ne doğru yöneliyoruz.
SİZİ KİLİSEYE GÖTÜRECEK ARA SOKAKLAR
    Hangi yola saparsanız sapın Taksiyarhis'e ulaşırsınız. O sebeple içinizden geleni yapıp, doğaçlama gezin.
TAKSIYARHIS KİLİSESİNİN GİRİŞ KAPISI
      Şu an restore çalışmalarının devam ettiği kilisenin 1844 yılında yaptırıldığı biliniyor. Eğimli bir tepenin düzleştirilip, yola göre biraz daha yüksek bir hale getirilmesi ile Hristiyanlarla Müslümanların birlikte yaşadığı ilk mahalle olan İsmet Paşa Mahallesinde konumlanmış durumda. Baş melek Cebrail'in adını taşıyan  bu kilise, aslında Başpiskoposluk Kilisesi olarak yaptırılmış.
   Bu üstteki kapı dışında girişi sağlayan iki kapı daha varmış. 2. Kapı içten basamakla girişi sağlarken, 3. kapı tamamen örülerek kapatılmış. Kapı sütunları ve merdiven basamaklarında sarımsak taşı kullanılmış.
KİLİSENİN ANA BİNASI
          Kilisenin önemli yanları arasında mimari özellikleri, dini konuları içeren tavan süslemeleri, İsa'nın doğumundan ölümüne kadar anlatı yapan resimleri, balık derisi üzerine yapılmış aziz portreleri bulunuyor. Bazı tablolar yakın zamanda çalınmış. Bu arada bir zamanlar bu kilise Tekel Deposu olarak kullanılıyormuş. Daha sonra Anıtlar Yüksek Kurulu boşaltarak, koruma altına almış.
KİLİSENİN İÇİNDEN BİR GÖRÜNÜM
KİLİSENİN İÇ SÜSLEMELERİ
 Taksiyarhis Kilisesi'nden ayrılıyoruz. Pazar dolu sokaklarda ilerliyoruz. İlerlerken de karşımıza Hayrettin Paşa Cami çıkıyor. Cami ismi gibi Hayrettin Paşa Mahallesinde yer alıyor.
HAYRETTİN PAŞA CAMİ
     Eski bir kilise olan cami 1850 yılında inşa edilmiş. Ayvalık'ın ilk kiliselerinden biriymiş. Panayia Kilisesi olarak biliniyormuş. Panayia ismi Ortodoksların Meryem'e verdikleri bir isimmiş.
BİR BAŞKA AÇIDAN HAYRETTİN PAŞA CAMİ
   Kilise o zamanlar dini eğitim veren okulların kilisesiymiş. Kentin en büyük taban alanına sahip kilisesiymiş. Eskiden papaz evleri ve eğitim binası olarak kullanılan yapılar şimdi ilkokul olarak kullanılıyormuş. Biz camiye girdiğimizde yaz tatilinde kuran kursuna giden öğrencilerin oyun bahçesi gibi bir görünümdeydi. Biraz avluda oturup onları izledik.
CAMİNİN BAHÇESİNDE OYUN OYNAYAN ÇOCUKLAR
  Her zamanki gibi kilisemiz camiye çevrilmeden ikonaları güzelce boyanmış. Ayrıca mihrap da eklenerek bugünkü halini almış.
   Sanırım Ayvalık'ın merkezindeki tarihi yerleri böylece gezmiş olduk. Elif'le ne yapalım ne edelim derken. Cunda'ya geçmeye karar verdik. Fakat öğle sıcağı gerçekten berbattı. Bir unutmadan hatırlatayım, Ayvalık'da indi, bindi dolmuş, otobüs yerlerine çok dikkat ediliyor. Bu sebeple boş bir Cunda dolmuşu bulana kadar bayağı uğraştık. Ayvalık'ın bir ucundaki tansaşa kadar yürüyüp boş bir araca bindik. 2,5 tlye Cunda'ya varacağız inşaallah.
AYVALIK'I CUNDA'YA BAĞLAYAN UZUN İNCE YOL
 Klimalı dolmuşda biraz sıcaktan rahatladık. Sıcağı gerçekten sevmiyorum. İnsanı fena yapıyor. Dolmuşta serin serin ilerlerken Cunda'ya bakıyorum. Ayvalık'a göre evler daha temiz, bakımlı ve düzenli. Bir 10-15 dakika sonra varıyoruz. Cunda sahile. Hemen sol tarafta deniz kenarında gözünüze ilk çarpan restoranlar olacaktır.
GÜNDÜZ VAKTİ  CUNDA'DA  SESSİZLİĞE BÜRÜNMÜŞ RESTORANLAR
           Hem gezelim hem de biraz Cunda'nın tarihine bakalım şimdi ne dersiniz?
Ayvalık gibi Cunda'da tarih boyunca farklı adlarla anılmış. Antik Dönem'de Nesos adıyla anılırken, Rumlar "Kokulu ada "anlamına gelen "Moshino" demişler. Piri Reis ünlü Kitabı Bahriye adlı eserinde Yunda derken, başka Türk kaynaklarında Cunda adıyla anılmış. Son olarak Kurtuluş Savaşı'nda düşmanın "Teslim ol" uyarısına karşı silahlı mücadeleye  ilk başlayan birliğin komutanı Ali Çetinkaya 'nın anısına Alibey Adası denmiş. Ama günümüzde daha çok sizinde bildiğiniz gibi Cunda kullanılıyor.
AKŞAM HAZIRLIĞI YAPAN RESTORANLAR
      Zaman içinde adı ne kadar değişirse değişsin Cunda'da bazı şeyler hiç değişmemiş. Taş döşeli sokakları ve en az yüz yıllık neoklasik yapıdaki taş evleri değişmeyenlerin başında geliyor.
          Bu arada Cunda, Ayvalık Adası olarak bilinen 22 ada içerisinde yerleşime açık tek adaymış. Ve ülkemizin Ege Denizi'ndeki 4. büyük adasıymış. Adanın ana karayla bağlantısı iki köprüyle yapılıyormuş. Bunlardan biri Dolap Boğaz mevkinde 1964 yılında inşa edilen ve Türkiye'nin ilk boğaz köprüsü diye anılan köprü. Cunda ve Lale adalarını birleştiriyormuş. Diğeri ise Lale Adası'nın  1817 yılında denizin doldurulması ile ana karaya bağlanmış haliymiş.
          Adanın en önemli geçim kaynağı turizm sanırım. Adaların çokluğu yerli ve yabancı turistleri buraya çekmekteymiş. Tekne turları, balık restoranları ilginin artmasına sebep olan etkenler arasındaymış. Cunda'dan Midilli Adasına'da geçiş yapabiliyorsunuz.
    Turizm dışındaki geçim kaynakları ise zeytincilik ve balıkçılık. Adada gezerken zeytinin her türlü ürünüyle karşılaşmanız mümkün. Ve son olarak adada Rum Ortodoks cemaatinden kalma bir çok kilise ve manastır bulmanız mümkün.
       Ne yapalım bu kadar bilgi yeter herhalde. Geziye devam edelim. Ve gezmeye başlayacağımız ilk yer sanırım Taş Kahve olmalı. O kadar çok adını duydum ki bakalım aradığımızı bulacak mıyız?
TAŞ KAHVENİN DIŞARIDAN GÖRÜNÜM
     Adanın simgesi olmuş bu yapı dışarıdan baktığınızda mimarisi, ferah gözüken iç mekanı ve vitraylı camlarıyla sizi zamanda yolculuğa çıkartıyor. Fakat içeri girdiğinizde hayal kırıklığına uğruyorsunuz.
TAŞ KAHVENİN İÇİNDEN GÖRÜNÜMÜ
      Böyle güzel bir mekan ancak bu kadar kötü işletilebilir. İçerisi derme, çatma bir Anadolu kahvesi özenindeydi. Her taraf dağınık, duvarlarda kuş pislikleri, çalışanlar alabildiğine pejmurdeydi.
TAŞ KAHVENİN İÇİNDEN BAŞKA BİR GÖRÜNÜM
         Biz önce bir soluklanalım dedik. Sıcaktan bayılmak üzereydik. Gecenin yol yorgunluğu da eklenince biraz enerjimiz düştü sanırım. Kahvenin içinde tavana yakın yerlerde bir sürü kırlangıç var. O sebeple bütün duvarlar kırlangıçların pisliği ile dolmuş.
TAŞKAHVENİN DAİMİ MİSAFİRLERİ
   Garson yanımıza geldiğinde tabi ki damla sakızlı kahve ve yanında yiyebileceğimiz bir tatlı siparişi verdik. Tatlımız burada her yerde bulabileceğiniz Lor Tatlısı.
TAŞ KAHVEDE  DAMLA SAKIZLI TÜRK KAHVESİ VE LOR TATLISI
    Taş Kahvede kahvemizi içip, eğlencesine fal kapattık, tatlımızı yedik ve dinlendik. Öğle sıcağını geçirmeye çalıştık. Bu arada tam karşımda duran mutfak çalışanlarını izledikçe; burada bir şey yenmemesi gerektiğini çok iyi anladım. Gözlerim bir an Gökçeada'da Zeytinliköy'deki Panoyit Amca'nın temiz mi temiz küçük kahvesine aradı. Nerede o temizlik. Pis milletiz vesselam.
       Bu arada tam sağımızda iki çırak dibekte kahve dövüyorlardı. Biraz onlarla sohbet edip vakit geçirdik.
DİBEKTE KAHVE DÖVMEK GÖRÜNDÜĞÜ KADAR KOLAY DEĞİL
           Büyük bir kahve siparişleri olduğu için kahve dövüp duruyorlardı. Biz de denedik ama 2-3 indirmede kolumuza ağrı girdi diyebilirim.
YIĞINLA KAHVE DÖVÜLMEK İÇİN BEKLİYOR
    2 Saate yakın Taş Kahvede oturduk. Biraz elimdeki gezi kitaplarını taradım. Buraya gelirken yol üzerinde gördüğümüz ve dolmuş şoförünün de bahsettiği Despot Evi hakkında size bilgi vermek isterim. 
  Bahsi geçen bu despot kimdir ?, bilinmiyor.Ama bir yunanlı olduğu belli. Rivayete göre, Yunanistan devlet olduğunda Rum halkının verdiği bağışlardan çok para kazanmış. Ve o paraların bir kısmını doğum yeri olan Cunda'ya getirip, sahildeki evi yaptırmış. Despot burada rahat bir yaşam sürmüş. Ta ki bir gün hırsızlar evini basıp, onu öldürene kadar. Despot öldükten sonra Osmanlı Hükümeti bu binayı satın alarak hükümet binası yapmış.1.Dünya Savaşı sırasında, Yunanlılar Anadolu'yu ele geçireceklerini düşündüklerinden bu binayı alarak öksüz evi yapmışlar.
DESPOT EVİ
    Kurtuluş Savaşı kazanılınca buraya yerleşen Türkler binayı hem ilkokul hem de öksüzler yurdu olarak kullanmış. 1980 yılında bina boşaltılınca boş kalan bina kaderine terkedilmiş. Geçmişin hüznünden kurtulup Cunda sokaklarına dalmanın vakti geldi sanırım. Vee artık Cunda'yı keşfetme vaktidir .
CUNDA SOKAKLARI
         Burada da Ayvalık'taki gibi kendinizi paralel sokaklara atın ve doğaçlama gezin. Önümüze gelen dükkanlara girip, gezdik, dolaştık biraz. Fakat hala sıcak bizi ısırmaya devam ediyordu.
CUNDA SOKAKLARI
     Kendimizi yine bir kahveye atıp dinlendik. Bu sefer ki kahvemizi Taş Kahveden daha çok sevdik diyebilirim. Aslında burası bir kahveden çok bir pastaneydi.
KARADENİZ PASTANESİ
       Karadeniz Pastanesi'nde akşamüstü çayımızı içtik. Ve sabahtan beri doyurucu bir şey yemediğimizi farkedip,  adaya özgü ne yiyebiliriz diye sorduk. Bize damlasakızlı ve lorlu kurabiyeyi önerdiler. Biz de deneyelim dedik.
DAMLA SAKIZLI VE LORLU KURABİYEYİ DENEMEYİ İHMAL ETMEYİN
  Damlasakızlı kurabiyeyi yediğinizi ilk ısırışta ağzınıza dağılan esanstan anlıyorsunuz ama lorluda bunu pek farketmiyorsunuz. Kurabiyelerimizi deneyip ben biraz Elif'i yalnız bıraktım. Her gittiğim yerden Ayhan'a kart attığım için bu ritüeli gerçekleştirmek için postaneye gittim.
   Böyle turistik bir yerde öyle zor posta kartı buldum ki anlatamam. Ama sabreden derviş muradına ermiş misali, amacıma ulaştım. Hadi hayırlısı kaç günde gidecek bakalım.
  Geriye dönüp Elif'le birlikte sıcaklığı biraz dinen bu şirin adayı keşfe başladık. Öyle güzel dükkan görüntüleri var ki her gördüğümüz önünde bol bol poz vererek fotoğraf çektirerek eğlendik.
CUNDA SOKAKLARI VE  ELİF
CUNDA'NIN ÜNLÜ ENGİNAR ÇİÇEĞİNİN KURUMUŞ HALİ
CUNDA SOKAKLARI VE BEN
               Sokaklardan ziyade kepenkleri ve kapılarıyla dükkanlar öyle güzel ki hepsinde durup, fotoğraf çektiresiniz geliyor.
              
CUNDA'NIN ŞİRİN  EVLERİNDEN BİRİSİ
 SOKAKLARDA KOLLARIMI AÇSAM ANCAK SIĞACAĞIM
      Böyle güle oynaya Cunda'nın Taksiyarhis Kilisesi'ne kadar vardık. Buradaki kilisede de restorasyon çalışmaları vardı. Kilise 1873 yılında inşa edilmiş. Tam ismi Taksiyarhis  Ta Çamya yani Çamlık Manastırı'ymış. Rivayete göre bu kilise dünyadaki kiliselerin zeytin, zeytinyağı ve sabun ihtiyacını karşılıyormuş.
   Bazı kaynaklar kilisenin çanının 2.Dünya Savaşı yaklaşırken yerinden çıkarılıp, Ayvalık İlk Kurşun Tepesi'ne takıldığını sonra da Bergama Müzesi'ne verildiğini söylüyor. Bazıları da adı geçen çanın Panayia Kilisesi'ne ait olduğunu ve Taksiyarhis Kilisesi çanının 1920 de sökülüp Despot Evi'nin önüne getirildiğini ve daha sonra da Midilli'ye götürüldüğünü söylüyor.
TAKSIYARHIS KİLİSESİ'NİN GİRİŞ KAPISI
            Kilise camiye çevrildiğinde birçok ikonası silinmiş. Yine de içinde bazı ikonalar kalmış. Bunlardan en önemlisi Yunus Peygamber'in uzun süre denizde kalıp, bir balığın ağzından çıkışını tasvir eden ikonaymış.
YUNUS PEGMABERİN İKONASI
          Cunda'da 2003 te büyük bir fırtına olmuş. Ve kilisenin kuzey duvarında yukarıdan aşağıya büyük bir çatlak olmuş. Bu sebeple bu fırtınadan sonra ziyaretçi girişine kapatılmış. 
           Kiliseyi arkanıza alarak daha yukarılara doğru ilerleyin. Sokakları sağlı sollu istediğiniz gibi kullanabilirsiniz. Tepede sol tarafta bir değirmen hemen gözünüze çarpacaktır. Aşıklar Tepesi de denilen bir tepede bulunan bu değirmen aslında yüzyıllardır bir  kiliseye aitmiş.
SEVİM VE NECDET KENT KİTAPLIĞI
           Rahmi Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı tarafından yaptırılan Sevim ve Necdet Kent Kitaplık binası Cunda'da tarihsel geçmişe sahip bir bina. Ortaçağ Hisarı şeklinde gözüken bu eski kilise o zamanlar Edremitli iki keşiş tarafından İstanbul'un fethinden kısa süre önce kurulmuş. Devrinde önemli azizleri, patrikleri ve keşişleri bünyesinde barındırmış. Kitaplık 1835 yılından itibaren kilisede mevcutmuş aslında. Mübadele dönemimde kilise tahrip olmuş tabi ki. Sonunda 2003 te restore edilerek adalıların hizmetine sokulmuş.
ÖN CEPHEDEN SEVİM VE NECDET KENT KİTAPLIĞI
    Kitaplık binasının hemen yanında kilisenin değirmen de restore edilmiş. 2007 Yılından beri açık olan kitaplık yaz ayları boyunca pazartesi hariç her gün açık. 31 Ekim tarihinden sonra ise sadece cuma ve cumartesileri açık kalıyormuş.
      Kitaplık binasının terasının manzarası oldukça güzel. Oturup bir yorgunluk çayı içip, manzaraya dalabilirsiniz.
SEVİM VE NECDET KENT KİTAPLIĞININ MANZARASI
MANZARAYA BİR BARDAK ÇAY EŞLİK EDERSE NE GÜZEL OLUR
         Kitaplık binası eski bir kilise binası olduğu için içeri girdiğiniz zaman sanki bir kiliseye girmiş hissi taşıyorsunuz.
KİTAPLIK BİNASININ İÇİ
        Binanın duvarlarında yer yer antik parçalar göreceksiniz. Ben de onlardan bazılarını görüntüledim.
DUVARLARDAKİ PARÇALARDAN BAZILARI
DUVARLARDAKİ PARÇALARDAN BAZILARI
               Bu tepede günün yorgunluğunu mutlaka atacaksınız. Oturup manzarayı izlerken bulunduğumuz yerin biraz daha solunda bulunan başka bir değirmen gözüme çarptı. Elif'i orada bırakarak, biraz geze dolaşa o değirmene vardım. Beni çok esprili bir görüntü karşıladı.
TEPELERDE BAŞKA BİR DEĞİRMEN
          Bir değirmen, bir eşek ve eksik olan tek şey Don Kişot 'tu sanırım. Çok hoşuma gitti. Bu tepeden manzarada çok güzel.
TEPELERDEN MANZARALAR
           Tepeden Elif'in yanına inerken yine güzel,  süslü evlerle karşılaştım.
BİRBİRİNDEN GÜZEL CUNDA EVLERİ
             Artık bu güzel tepeden ayrılmanın vakti geldi. Çıkarken sağ taraftan doğru yokuşu çıkmıştık. İnerken sol taraftaki yolu kullandık. Doğruca kendimizi sahildeki restoranlardan birine attık.
CUNDA'NIN RESTORANLARI
       Restoranlarda gündüz karşılaştığımız sakinlikten eser yoktu. Bütün hepsi yavaş yavaş doluyor gibiydi. Biz de hem adanın ünlü balığı papalinayı hem de egenin değişik ot yemeklerini yiyebileceğimiz bir yere oturduk.
CUNDA'DA AKŞAM YEMEĞİ
          Masamızı güzelce donattık. Neler vardı neler ? , bir bakalım şöyle..
Öncelikle ana yemeğimiz adanın ünlü balığı papalina.
PAPALİNA
  Papalina aslında ilk bakışta hamsiye benzeteceğiniz bir balık. Aynı familyadan gelseler de lezzetleri biraz farklı. Papalinayı kılçığını ve kafasını çıkarmadan çerez gibi yemeniz mümkün.
BİZİM PAPALİNAMIZ
     Unutmadan hatırlatayım; papalina yiyebileceğiniz en güzel ay Ağustosmuş. Bu arada biz dönelim bizim menünün diğer elemanlarına. Efendim Egenin otları diye geldiğimden beri aranmaktayım. Nihayet muradıma erdim. Ortaya karışık bir ot tabağı istedik. Bir de siz görün.
EGE OTLARINDAN BİR DEMET
  Eee balık yiyoruz, bir de kalamar tava istedik. İyi ki de istemişiz dostlar. Öyle taze ki. Ve çok sevdiğim başka bir şey daha; kabak çiçeği dolması. Yani çok güzel bir akşam yemeği armağan ettik kendimize. Karşımızda da egenin enfes manzarası. Daha ne ister insan bilmem ki?
KABAK ÇİÇEĞİ DOLMASI
  Keyifli bir akşam yemeği eşliğinde ne uzun bir gün geçirdiğimizi konuştuk yol arkadaşımla. Bereketli bir gün bereketiyle gelip soframızı da doldurdu. İyi ki buradayız bu andayız.
  Restorandan çıkıp sahildeki insan seline biz de kapıldık. Önce gidip limanda oturup, Cunda'nın gece halini bir gözleyelim dedik. Cunda gece halinde bize pek uygun değil bunu hemen anladık.Her yer insanla dolup taşıyor.

CUNDA'DA GÜN MÜ BATIYOR ,NE?
"Bıraksalar beni dönmesem hep aynı yere,
 Güneşi izleyebilsem alabildiğine.
 Döner miyim geriye, bilmem, bilemem, bilmek istemem.."

 Bu sahil ve görüntüler insanı her sahildeki gibi alıp uzaklara götürüyor. Sahildeki hüzünlü anları bir kenara bırakıp sahil yolunda bir, iki tur atıyoruz. Tabi ki damla sakızlı dondurmamız eşliğinde. Damla sakızının kullanılmadığı şey yok gibi bu diyarda. Sizi bilmem ama ben gerçekten tadına bayılıyorum.
CUNDA'DA DAMLA SAKIZLI DONDURMA YENİR     
Dondurmamız eşliğinde bir öğle vakti dolmuşla geldiğimiz Cunda'dan aynı ücreti ödeyerek ama bu sefer tekneyle ayrıldık. Daha da güzel oldu. Püfür püfür yaz esintisini içimize doldurduk. Ve uzaktan adanın görüntüsü de oldukça güzeldi. Gözlerimizin adaya dair son gördüklerini de sizinle paylaşmak istedim.
BU UZUN GÜNÜN CUNDA'DAN SON FOTOĞRAFI
Ayvalık'a iner inmez doğru pansiyonumuza gittik. Artık bu uzun günü sonlandırmanın zamanı geldi. Duşumuzu alıp, ertesi günün enerjisini toplamak için huzura erdik.
2.GÜN:  Uzun zamandır 11 gibi bir saatte kalkmamıştım. Hep yatarak harcadığım vaktin boşa geçtiğini düşünür erkenden güne başlamak isterim. Hiç acelemiz olmadan kalkıp hazırlandık. Zira dünden bugünün bazı planlarını bile halletmiştik. O sebeple rahatız. Eşyalarımızı pansiyona bırakıp sahile indik.
    Saat 12:00 buldu ve bizim karnımız zil çalıyor artık. Gelmeden de okuduğumuz kitaplarda bahsedilen sahildeki eski gümrük binasına gitmeye karar verdik. Günümüzde artık güzel bir cafe durumunda.
AYVALIK SAHİLDEKİ ESKİ GÜMRÜK BİNASI
AYVALIK'IN EN GÜZEL MEKANI DİYEBİLİRİM
           Artık buralara kadar gelip de ünlü Ayvalık tostunu denemesek ayıp olacak dedik. Bir ayvalık tostu ve bir kahvaltı tabağı eşliğinde güne başladık.
EFENİİİM AYVALIK TOSTUMUZ
     Bizim ayvalık tostumuz da bize göre olur. Salam ve sucuğun yerine bol kaşar geldi. Ne yapalım? Sağlık önemli, değil mi?
KAHVALTI TABAĞIMIZ DA HEMEN ARKASINDAN
    Uzun süre sessizliğin ortasında oturduk. Manzara, esinti, durağanlık öyle güzel ki. Teşekkür ediyorum Elif sana. İki insan hiç konuşmadan da rahatsızlık duymadan anı paylaşabiliyormuş. Sessizlik güzel şey.
ESKİ GÜMRÜK BİNASINDAN BAKIYORUZ
          Bu cafede öyle güzel vakit geçirdik ki;  kah sohbet ettik kah kitap okuduk.
AYVALIK'A NAZIR OKUMA SAATİ
         Saat 15:00 sularında kalkıp Sarımsaklı'ya doğru yola koyulduk. Elif ben gittikten sonra Sarımsaklı'da bir gece daha kalacak. O sebeple onun oteline uğrayıp eşyalarını bırakmaya karar verdik. Sonra da deniz keyfi. Ayvalık'tan Sarımsaklı tarafına otobüsle gidebilirsiniz. Fakat otobüsler oldukça kalabalık. Ulaşım ucuz, 2.5 tl. Elif'in oteline geldik ve Elif eşyalarını bıraktı. İçimizde sabahtan giydiğimiz mayolarımızla deniz için hazırız. Bakalım şu ünlü Sarımsaklı Plajları nasıl oluyormuş.
SARIMSAKLI SAHİLİ
    Oldum olası deniz tatilinden hoşlanmam. Ama bu sıcakta ben bile denize girmek için can attım. Deniz suyu oldukça tuzlu ve soğuktu. Bir 20 dakika suda eğlenip, rahatladık. Sonrası da bizim için dolu dolu geçen şu iki günün dinlenme anı oldu. Yaklaşık 1-1.5 saat şezlongda kitabımızı okuduk. Ama bütün gün okumuşum gibi zevk aldım. Aynı şeyi Elif'te hissetmiş. Ya çok yorulduk ya da okumayı özledik.
     Plajdan çıkıp Elif'in odasında duşumuzu alıp otele bir taksi çağırdık. Taksi bizi 15 tl ye Şeytan Sofrasına götürdü. Tabi 15 tl ye de geri götürecek. Bu tepeye ya taksiyle ya da özel otobüsle ya da özel aracınızla ulaşabilirsiniz.
  Biraz Şeytan Sofrasından bahsedelim ,ne dersiniz? Buraya gelmeden okuduğum her kaynakta giriş cümlesi şöyleydi:

"Ayvalık'ı,körfezin en güzel koylarını ve zeytinliklerini alabildiğine kuşbakışı seyretmek için Şeytan Sofrası'na çıkmalı."

     Biz de duyduklarımıza uyduk, bu tepeye çıktık. Çıkarken geçtiğimiz Çamlık Mevkii de Ayvalık için önemli bir yer anlaşılan. Her taraf arabayla doluydu.
     Tepeye çıktığımızdaysa daha dönüş saatimizdeki mahşer kalabalığı ortada yoktu. Burası 1966 yılında turizm hizmetine açılan bir yermiş. O zamanlar yöre halkı buraya Çanak Tepe diyorlarmış. Turizme açılınca Şeytan Sofrası denmeye başlanmış. Aslında Şeytan Sofrası 124 rakımlı bu tepelerin genel adıymış.
ŞEYTAN SOFRASINDAN MANZARA
   Tepeden baktığınızda Ayvalık, Sarımsaklı, Badavut, Midilli, Asos, Kaz Dağları   ve Edremit Körfezini görebilmeniz mümkünmüş. Yüksek bir yerde olduğu için esintisi bol ve doğal bir klima özelliğine sahipmiş.
ŞEYTAN SOFRASINDAYIM
   Gerçekten de rüzgarı bayağı iyi buranın. Fotoğraflarımız çekip, gezdikten sonra tepedeki kafelerden birinin burundaki yerine oturduk ama rüzgardan duramadık. O sebeple daha iç kısımlara ilerledik.
ŞEYTAN SOFRASINDA ELİF
   Şeytan Sofrasının etrafındaki tepelere Tavşan Kulakları deniliyormuş. Ayrıca tepede bir de demir bir kafes içinde Şeytan'ın Ayak İzi denilen bir yer var. Tabi ki benim temiz ve batıl inançlı halkım bu kafesi de alabildiğine güzel değerlendirmiş.
ŞEYTAN'IN AYAK İZİ
  Her taraf dilek çaputları ve izmaritlerle dolu. Bu insanları anlamak biraz zor gerçekten. Açıkçası düşündüklerimi söylemek istiyorum. Pek bir özelliği olmayan bir tepeye sırf turizm amaçlı bir şeyler yapılmış ve insanımız da onun suyunu çıkartmış.
MANZARAYA KARŞI DİLEK DİLEMEK
    Oturup da sessiz, sakin şu manzarayı izleyen yok hatta manzaraya bakan yok. Gelen giden, bir canhıraş kalabalık ortalığı yırtıyor. Burayı, kalabalığını hiç sevmedim. Akşam yemeğimizi tepede yeyip, arkamıza bile bakmadan oradan ayrıldık. Zira 2-2,5 saat sonra İstanbul'a dönüşe geçeceğim.
      Dönüşte yine aynı taksiyle döndük. Fakat hala yığınla insan tepeye çıkmaya çalıştığı için inişi biraz zor yaptık. Ana yola inince ilk otobüs kalabalıktan bizi almadı. Ancak ikinciye bindik. Ve sabah keyifli bir kahvaltı yaptığımız Eski Gümrük Binası'nda günü bitirdik.
AYVALIK'TAKİ SON FOTOĞRAFIM
   Burada Elif'le sıcak çaylarımızı yudumlarken yeni gezi planlarımızı yapıyorduk bile. Hızlı bir Ayvalık gezisi yaptık. Dolu dolu, yorula yorula. Ama iyi de oldu.
      Yalnız ikimizde şunu anladık. İnsan kalabalığının olduğu yerler, hele deniz tatilinin olduğu yerler bize göre değil.Yine de yolun her türlüsünü deneyimlemek lazım diyorum.

"SONA EREN YOL, İNSANIN VARLIĞI DEĞİL
  O MECRADAKİ YOLCULUĞUDUR.
  YOL AKTIĞI SÜRECE İNANÇ DA VARDIR.
  KAYBOLAN İNANÇLAR, 
  YİTİRİLEN İDEALLER, KORKULARDAN, AŞKLARDAN, UMUTLARDAN
  YENİDEN DOĞACAKTIR.
  NEFESLERİMİZ KELİMELERE HAYAT VERDİKÇE ANILACAKLARDIR."



Teşekkür ederim.









      

















2 yorum:

Arzu Gokduman dedi ki...

Çok güzel tanıtım olmuş. Ancak Ayvalık tostu aslında öyle sucuklu salamlı olmuyor. Ayvalık ekmeği ve ayvalık tulumundan yapılır. Eskilerde salça sürülürdü sonra domates konur mevsime göre. Selamlar.

Yavuzgüç Yapı Denetim dedi ki...

bu gün (31 ağostos için ) bilet aldık Ayvalığa. Bilgi edinmek üzere internete oturduğumda sizin dezinizi okudum . gerçekten iyi oldu. teşekkürler.